"Buna para derler sevgilim! Parra, parraa, parrraaaaa!" | Necip Fazıl ve para

yavuz bülent bakiler, osman yüksel serdengeçti, Necip Fazıl Kısakürek, gerçek yüzü, adnan menderes, örtülü ödenek, kumar, para, büyük doğu, hüseyin üzmez, şu bizimkiler,


(...) Yavuz Bülent Bakiler anlatıyor:

"Bir akşam Necip Fazıl "Kör bağırsak gibi yer" dediği Osman (Yüksel Serdengeçti) Ağabeyin dükkânına bir fırtına gibi girdi. Acele acele ve sesinin yüksek tonuyla söze başladı.

Osman sevgilim... Bana beş yüz lira lâzım. Vaktim yok...

1958 yıllarında 500 lira iyi paraydı. Serdengeçti'nin üzerinde o kadar para var mıydı?... bilmiyorum. Avuçlarını yanlarına açarak gülümsedi.

Aman üstad dedi, siz beni Fatih'in vekil harcı sanıyorsunuz galiba... Ne gezer bende beş yüz lira?..

İki yüz elli lira ver Öyleyse...

— İki yüz elli liram da yok, üstad...

— Peki, yüz yirmi beş lira olsun sevgilim...

— Ah keşke bir kaç gün önce gelseydiniz üstad...

— Yirmi beş liran da mı yok sevgilim?..

— İnan olsun ki yok üstad...

Necip Fazıl öfkelendi...

“Bu benim vasiyetnamemdir..." | Necip Fazıl Kısakürek'in akıllara zarar vasiyetname gerçeği



Bir gün, (ceza evinde) Osman (Yüksel Serdengeçti) Ağabeyin yattığı koğuştaydık. Çift katlı iki ranzanın zor sığdığı daracık bir hücrede... 

Mendil büyüklüğündeki mazgallı pencereden içeriye zayıf bir ışık sızıyordu. Birbirimizi pek seçemiyorduk. Şuradan buradan konuşuyorduk. Dekora uygun kırık dökük cümleler... Fikir kırıntıları... Ümidler, hayaller, tahminler... Üstad da üst ranzaların birine uzanmıştı. Bir arada ama birbirimizden uzaktık. Hapishane bütün ağırlığıyla ruhlarımıza çökmüştü. Osman Ağabey (herhalde bu havayı dağıtmak için olacak) kendi şiirlerinden pasajlar okumaya başladı:

"Semerkantlar, Buharalar bizsizdir,
Yosun tutmuş camiler; ıssızdır,
Açmaz olmuş kızanlığın gülleri,
Biz neyledik o koskoca elleri..."

Okudukça açılıyor, açıldıkça dertleniyordu.

"Nehirler, ırmaklar çağlamaz olmuş,
Ozanlar, şamanlar söylemez olmuş,"

Daha "Şaman" lâfı ağzından çıkar çıkmaz Necip Fazıl:

Küfüüüürrr!.. diyerek, yerinden öyle bir fırladı ki... Arkasından aynı şiddetde iki gürültü koptu:

— Gümbürrrr...

Üstad kafasını yukardaki rafa çarpmış, kitaplar devrilmişti. Ve Şangırrr. Çay dağıtmakta olan ve bir karış havaya sıçrayan çaycının elindeki tepsi yere düşmüş, kırılan bardaklar, dökülen çaylar etrafa saçılmıştı.

Artık Üstad:

"Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan
Dakika düşelim senelik paydan..." diyemeyecekti.

Çünkü çaycı artık kolay kolay bu kaçıklar koğuşuna çay getirmezdi. Zararı büyüktü. Benzi sapsarı, dilini yutmuş, gözleri yerinden uğramış, sudan çıkmış sıpa gibi titriyordu. Neden sonra kendine geldi. Tepsiyi kaptığı gibi canını dışarıya dar attı. Bir yandan da söyleniyordu:

Ne babalar çıkmış gibi bağırıyon be?.. Deli midir, akıllı mıdır, tövbe tövbe!...

Yukarda söylemiştim ya... Üstadın lügatında orta yol yoktu. Ya çok iyimser olurdu, ya da çok kötümser... İki günde bir Osman Ağabeye gelir.. "Bu benim vasiyetnamemdir..." diye kapalı bir zarf bırakırdı. Artık Osman Ağabeyin halini görmeliydiniz. Huzuru kaçar, üzülür, ağlar, sabahlara kadar uyuyamazdı. Bir kapı çıtırdasa "Eyvah bir kara haber mi geldi" diye yerinden fırlardı. Yemek içmek hak getire..."Ha öldü" ha ölecek korkusuyla sabahları ederdi. Sabahleyin üstad bir şövalye edasıyla çıkagelir:

Hayat doluyum Osman. derdi. Çok güçlüyüm.,. Hayata bir samson gibi dönüyorum. Ver o kâğıtları... Hafakanlarımın, hüsranlarımın, kriz entellektüelimin kanla yazılmış sayfalarını... Hakkımdaki o ölüm fermanını, bir ihtilâlci gibi kendi ellerimle yırtıp çiğneyeceğim.

Zarfı alır, zafer kazanmış komutan edasıyla yırtıp atardı.

Bir gün yine kim bilir kaçıncı defa böyle olmuştu. Osman Ağabey kızdı:

Necip Fazıl'ın CİNNETLERİ. Bitmek bilmeyen ruhi krizleri... Gerçek ruh dünyası...



(Ceza evinde) Yedinci koğuşun bahçesinde acayip bir kaynaşma vardı. Herkes birbirine soruyordu.


N'oldu?.. Ne var?.. Bu kaynaşma ne?.. Bilen biri açıkladı.


Necip Fazıl dünyadan düşüyormuş...


Dünyadan mı düşüyormuş?... O ne demek?..


Mahkûmlar halka şeklinde toplanmış, acayip bir şeye bakıyorlardı. Bakmakla da kalmıyorlar, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorlardı.


Ve Necip Fazıl'ın sesi bir çığlık halindeydi;


Tut beni Osman düşüyorum!


Kalabalığı yardım. Bir de ne göreyim Üstad, Osman (Yüksel Serdengeçti) Ağabeye sarılmış, avazı çıktığı kadar bağırıyor:


Tut beni Osmannn! Dünya küçüldü!... Nohut tanesi kadar kaldı! Duramıyorum üzerinde!... Boşluğa yuvarlanıyorum!... Tut beni Osman düşüyorum!...

Osman ağabeyin gözleri yerinden uğramış... Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da üstadı tutmaya çalışıyordu. Bir uçurumun başındalarmış da düşeceklermiş gibi bir o yana bir bu yana sallanıyorlar, onlar sallandıkça öbürleri de, onlara uyarak dalgalanıyordu.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, Necip Fazıl Kısakürek için "Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz." dedi mi?

Necip Fazıl Kısakürek, süleyman hilmi tunahan, kimdir, osman yüksel serdengeçti, islamcılık, gerçek yüzü, ahmet emin yalman, hüseyin üzmez, büyük doğu,


Necip Fazıl Kısakürek nefsine mağlup, kumarbaz biriydi. 

Necip Fazıl Kısakürek yalnız ve ruhi bunalımlar ile yaşamış bir şairdir. Kalemi keskin ve şiirde mahirdir. Çok zekidir. Ama ilmi anlamda inanılmaz zayıftır. Eserlerinin hiç biri ilmi değildir. Hep polemiktir.

Ayrıca Necip Fazıl, ağzı inanılmaz bozuk biridir. Sıkı küfürbazdır. Sözde hidayetinden sonra bile uzun zaman Mustafa Kemal Adıtürk'ü savunabilmiş, sözde hidayetinden on küsur yıl sonra kendi çıkardığı Büyük Doğu dergisinin kapağına Sabetayist gizli Yahudi Kamal Adıtürk'ün resmini kapak yapabilmiş, ömür boyu kumarı bırakamamış, özellikle at yarışı oynamış, sözde hidayet bulalı yaklaşık yirmi sene olmuşken bir gün polis tarafından kumarhanede yakalanmıştır.

Bütün Türkiye'nin ezberi, bu yayınla bozuldu; Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, Necip Fazıl Kısakürek'e neden "köpek" dedi.

Necip Fazıl Kısakürek, süleyman hilmi tunahan, Mehmet Fahri Sertkaya, Mehmet Akif Ersoy, kimdir, gerçek yüzü, hüseyin üzmez, ahmet emin yalman,



Necip Fazıl Kısakürek yazılarında, konferanslarında İslam karşıtlarına adeta küfürler eder, akşam alem ve kumar ortamlarında bunlarla birlikte dostane vakitler geçirirdi. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy gibi...

Necip'in bu hali, sözde hidayetinden sonra hayatı boyunca hep böyle oldu. O alemlerdeki, kumarhanelerdeki İslam düşmanı dostları, Necip'in bu işi, İslamcı yazarlığı para için yaptığını bilir, dalgasına bakarlar ve İslam davasına, memlekete ve millete hizmet etsin diye Necip Fazıl'a müslümanlar tarafından verilen hizmet parasını sömürmenin yollarını ararlardı. 

Necip böyle bir kumar ortamında, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, Büyük Doğu dergisini zorlanmadan çıkarabilsin diye kendisine verdiği ve bir köşk alabilecek kadar büyük parayı bir gecede kaybetmişti. Müslümanların maddi manevi sahada böylesine sıkıntıda olduğu ve cehaletin hakim olup dünya ve ahiret saadetinin kaybedildiği, dünya hayatlarının bile acılara, çilelere, zulümlere dönüştüğü bir dönemde, bütün bunlara mani olmak ve sonsuz hayatları kurtarmak için adeta geceleri bile uyumayarak bu davanın çilesini çeken güzel insanlara bu kadar yakın iken, bu mücadeleye ve bu insanlara aslında bu kadar uzak kalabiliyordu Necip Fazıl... Bu kadar büyük hizmet parasını tek gecede kumarda kaybetmesi bir yana, bir de bunu hiç sıkıntı etmezdi. İşte dönemin gerçek hizmet ehli müslümanları, her şeyden çok buna sinir olurlardı. 

Böyle tiplerin, Necip Fazıl gibilerin, müslümanlığı da, dava kardeşliği de, İslam düşmanlığı da, İslam düşmanlığındaki dayanışması da paraları ve menfaatleri bitene kadar mıdır? Bu kısmını ben bilmem... 

Necip Fazıl, Ramazan ve oruç




















Altan Deliorman, “Tanıdığım Atsız” adlı kitabında anlatıyor:
 

Necip Fazıl'ın Amerikancılığı

Necip Fazıl'ın Amerikancılığı
Necip Fazıl'ın Amerikancılığı



17 Temmuz 1959 tarihli (Necip bu tarihte 55 yaşındadır sözde hidayetinin üzerinde 22 sene geçmiştir) Büyük Doğu Dergisi’nde şöyle yazıyordu: