Kumarda kaybedilen hizmet paraları

necip fazıl kısakürek


Toplandıkları yer orasıydı.

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)'dan Necip Fazıl'a kadar, dönemin önde gelen ilim adamı, edip, şair, müzisyen, mütefekkir şahsiyetleri Kadıköy'deki bir mefruşat mağazasına uğrarlarmış. Bu mağaza bir anlamda, dönemin Kamalist/Sabetayist din karşıtı tutumundan nefes bile alamaz hale gelmiş müslümanlarının buluşma yeri olmuş.

İşte o dönemde orada genç yaşlarında iken çalışan kişi ile tanıştım. Yıllarca aynı hatim grubunda idik. Ondan çok bilgiler aldım, sonra araştırdım teyit ettim, hep doğru çıktı. Zaten bazen, acaba birebir aynısını anlatacak mı diye, unutmuş gibi yaparak, daha önce anlattığı şeyleri tekrar sordum. Hep ayrıntısına kadar aynı şeyleri anlattı.

Bahsettiğim bu zatın babası ise üstazımızın çok yakınında bulunan, çok güzel halleri görülmüş, fazıl, veli bir zatmış. Bu şahıs babasından da, kendisi görüp şahit olmadığı çok şeyleri dinlemiş. Onlardan da anlattı biraz... Mesela millete çok büyük bir alim ve veli olarak yutturulan Said Okur(Nursi) hakkında bazı sarsıcı bilgileri babasından naklen anlatmıştı. Hz. üstazımız Said Okur'u sokak ortasında, bir mahalle serserisini azarlar gibi son derece kaba bir üslup ile azarlamış ve "Yine söz verdin, yine sözünü tutmadın" demiş.  Bunları da teyit ettim, hep doğruydu. Bu zatın babasını da ayrıca araştırdım. Gerçekten Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri ile sık sık bir araya gelme, yakınında bulunma imkanı bulmuş. Bazen hatimlerden sonra özel araç ile evlere dağılırken, bu rahmetli ve muhterem zatı evinin yakınında bırakmayı unuturlarmış da, geçtikten sonra akıllarına gelirmiş. Bir seferinde dönüp arkalarına bakmışlar, aracın arka koltuklarında onu görememişler. Dönüp evine kadar gitmişler ki orada... "Biz seni indirmeyi unuttuk. Neler yaşandığını anlayamadık, telaşa düştük?" demişler. "İndirdiniz ya evladım beni" deyip geçiştirmiş. Böyle çok akıl dışı kerametleri görülmüş, vefatının üzerine onlarca yıl geçtiği halde hiç utunulmamış, ismi yad edilince herkesin şöyle bir duruşunu düzelttiği bir zatmış bu haber kaynağımın babası...

Bir gün bu haber kaynağıma, "şu Necip'in kumarda batırdığı hizmet parası, günümüz parası ile ne kadar eder kıyas edebilir misin?" dedim bir hatimden önce, kendi evinde... Çay ikram etmişti bana ve akranım olan genç arkadaşlarıma. Çaylarımızı içerken durdu düşündü, "Hiç abartısız, Erenköy'de bir köşk alacak kadar büyük paraydı." dedi. "Her şeyden önemli olanı ise, bu yaptıklarından hiç sıkıntı duymazdı, rahatsızlık yaşamazdı" diye ekledi.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, kumarlarda harcanan hizmet paralarından çok rahatsız olduğunu, "Efendim bu Necip Fazıl bu dar zamanda ne yapıyor böyle, bizim içimiz acıyor, lütfen kendisine müdahale edin" diyenlere, aslında neler yaşandığının farkına varsınlar diye "E ne yapalım, kimse yok. Bu köpeğe de parasını verip yazdırıyoruz işte. Keşke bir o kadar daha param olsa, versem de yine bu dava için, yine İslam için yazsa" dediğini de anlatmıştı.

O devirde meydanda İslam adına yazan hemen hemen hiç kimsenin olmadığını, bu yüzden Necip'e gıyabında sık sık "köpek" dese de ona karşı ilm-i siyaset sergileyip parasını verip satın alıp kullandığını anlatmıştı. Necip gibi çok sayıda lüzumsuz kişiyi de parasını vererek satın aldığını ve kullandığını da eklemişti. Cevat Rıfat Atilhan bunlardan bir diğeriydi. Gerçek Cevat Rıfat da sokakta görülse itibar edilmeyecek, selam bile verilmeyecek, memleket meseleleri ile, din meseleleri ile aslında hiç alakadar olmayacak birisiydi. Zaten Necip Fazıl Cevat'a, Cevat Rıfat da Necip Fazıl'a hayatları boyunca "kafirsin" deyip durdular. Bunlarla bir arada hapis yatan Hüseyin Üzmez'e göre isen bunların hiçbiri insan bile değildi.

Bir gün de Necip'in hanımından bahsetti bu zat. O da gelirmiş o mağazaya... "Her telden adam vardı. Üfürükçüsü bile vardı. Bunların bile bir işe yaramasının, ister istemez, doğrudan ya da dolaylı yoldan İslam'a ve memlekete hizmet etmelerinin yoluna bakıldı. Kaht-ı rical yani adam kıtlığı vardı. Necip'in hanımı Necip gibi değildi, dürüst bir kişiliği vardı, samimi ve değer verilecek birisiydi." demişti.

#MehmetFahriSertkaya

www.GercekNecipFazilkisakurek.blogspot.com
www.SaidiNursi.kim
www.AkademiDergisi.net
www.Sabetayizm.com

"Buna para derler sevgilim! Parra, parraa, parrraaaaa!" | Necip Fazıl ve para

yavuz bülent bakiler, osman yüksel serdengeçti, Necip Fazıl Kısakürek, gerçek yüzü, adnan menderes, örtülü ödenek, kumar, para, büyük doğu, hüseyin üzmez, şu bizimkiler,
Resim yazısı ekle



(...) Yavuz Bülent Bakiler anlatıyor:

"Bir akşam Necip Fazıl "Kör bağırsak gibi yer" dediği Osman (Yüksel Serdengeçti) Ağabeyin dükkânına bir fırtına gibi girdi. Acele acele ve sesinin yüksek tonuyla söze başladı.

Osman sevgilim... Bana beş yüz lira lâzım. Vaktim yok...

1958 yıllarında 500 lira iyi paraydı. Serdengeçti'nin üzerinde o kadar para var mıydı?... bilmiyorum. Avuçlarını yanlarına açarak gülümsedi.

Aman üstad dedi, siz beni Fatih'in vekil harcı sanıyorsunuz galiba... Ne gezer bende beş yüz lira?..

İki yüz elli lira ver Öyleyse...

— İki yüz elli liram da yok, üstad...

— Peki, yüz yirmi beş lira olsun sevgilim...

— Ah keşke bir kaç gün önce gelseydiniz üstad...

— Yirmi beş liran da mı yok sevgilim?..

— İnan olsun ki yok üstad...

Necip Fazıl öfkelendi...

Anlaşıldı... dedi. Mevcudunu ver öyleyse...

Osman Yüksel gömleğinin mendil cebine her nasılsa sıkışan bir yirmibeş lirayı çıkarıp Üstad'a melûl mahzun uzattı.

Üstad yirmibeş lirayı kaparcasına alıp dışarı fırladı. Osman Yüksel'in gümbürtülü kahkahalarını duymadan çıkıp gitti.

Serdengeçti ellerini birbirine vurarak gülüyordu..

Üstad'a hiç borcum yok... Galiba benden mukaddesat vergisi tahsil etmeye gelmiş. Neredeyse "Allah böyle istiyor, ver beş yüz lira..." diye emredecek. Yeter yirmi beş lira... diyordu.

Osman ağabey üstadın bu halini bilirdi. O'nun için para istedimi (Yavuz kardeşimin anlattığı gibi) ağırdan alırdı.

Bu adama Karun'un hazineleri olsa dayanmaz... derdi.

Yine hapishanede biraz dil dökünce dayanamaz, çıkarıp beş-on lira verirdi. Üstad bu parayı alır almaz doğru çay ocağına koşar ve bir milyarder edasıyla bağırırdı:

Çaycı!... Bütün bu beylere benden çay ver!..

"Beyler" dediği hapishanenin çakallarıydı. Bir çay o zaman 5 Kuruştu. Çaycı 50 çay vermişse 100 çay parası alır, Üstad bir günde yine "Para Krizi" ne düşerdi. Sağ olsun Osman'ın canı... Yine allem eder, kallem eder O'ndan beş-on lira daha sızdırırdı. Bu sefer de başka bir sarf şekli bulurdu.

Kantinci bütün beylere benden sigara...

Sonuç hep aynı olurdu. "Para Krizi...".

Bir gün artık, dil döküp alttan almaktan usanmış olacak ki atlatılan bir alacaklı edasıyla bağırdı:

Osman... dedi. Para ver bana parraaa! Yoksa bir daha yüzüne bakmam... Osman Ağabey bu... Lâf altında kalır mı?..

Bakmazsan bakma yahu... Benim yüzüm yazı-tura mı? diyor, bir taraftan da kendi kendine söyleniyordu.

Adımız Osman diye adam bizi Osmanlı İmparatorluğu zannediyor.

Bir güi Necip Fazıl, çiçekler açan bir yüzle Osman Yüksel'e tekrar geldi. Sevinçten uçacak gibiydi. İçeri girer girmez koyun cebinden çıkardığı bir deste banknotu yazı masasının üstüne "şırraaak" diye yapıştırdı.

Buna para derler sevgilim, parraa... diye bağırdı.

Sonra öteki koyun cebinden çıkardığı yeni bir desteyi masaya vurarak seslendi:

Buna da parra derler sevgilim.

Necip Fazıl ceket ceplerinden, pantolonunun ön ve arka ceplerinden çıkarttığı yeni banknot destelerini her defasında dizlerinin üzerinde yaylanarak, zevk ve heyecan duyarak, Osman Yüksel'in küçük yazı masası üzerine şamar gibi patlatarak bağırıyordu:

Buna da parra derler, buna da... Buna da parra derler buna da... parra parraa... Parrraaaa...

Necip Fazıl, Büyük Doğu için, tahsisat-ı mestureden (Örtülü Ödenekten) para almıştı. Banknot destelerini mağrur bir gülümseyişle ceplerine yerleştirdi. Birkaç gün önce aldığı "Mukaddesat Vergisi"ni iade ederek ve başını bulutlara kaldırarak yürüdü gitti."

***

Tabii ki Bakiler'in anlattığı harfîyyen doğrudur. Ama Üstad daha ziyade hacılara ve cennetliklere musallat olurdu. Onların heyecansız, rahat, mes'elesiz tavırlarına âdeta çıldırırdı.

(Hüseyin Üzmez, Şu Bizimkiler, Timaş yayınları)

“Bu benim vasiyetnamemdir..." | Necip Fazıl Kısakürek'in akıllara zarar vasiyetname gerçeği

hüseyin üzmez, Necip Fazıl Kısakürek, osman yüksel serdengeçti, cinnet, hafakan, kriz, kriz entellektüel, vasiyetname, şu bizimkiler, gerçek yüzü,




Bir gün, (ceza evinde) Osman (Yüksel Serdengeçti) Ağabeyin yattığı koğuştaydık. Çift katlı iki ranzanın zor sığdığı daracık bir hücrede... 

Mendil büyüklüğündeki mazgallı pencereden içeriye zayıf bir ışık sızıyordu. Birbirimizi pek seçemiyorduk. Şuradan buradan konuşuyorduk. Dekora uygun kırık dökük cümleler... Fikir kırıntıları... Ümidler, hayaller, tahminler... Üstad da üst ranzaların birine uzanmıştı. Bir arada ama birbirimizden uzaktık. Hapishane bütün ağırlığıyla ruhlarımıza çökmüştü. Osman Ağabey (herhalde bu havayı dağıtmak için olacak) kendi şiirlerinden pasajlar okumaya başladı:



"Semerkantlar, Buharalar bizsizdir,
Yosun tutmuş camiler; ıssızdır,
Açmaz olmuş kızanlığın gülleri,
Biz neyledik o koskoca elleri..."

Okudukça açılıyor, açıldıkça dertleniyordu.

"Nehirler, ırmaklar çağlamaz olmuş,
Ozanlar, şamanlar söylemez olmuş,"

Daha "Şaman" lâfı ağzından çıkar çıkmaz Necip Fazıl:

Küfüüüürrr!.. diyerek, yerinden öyle bir fırladı ki... Arkasından aynı şiddetde iki gürültü koptu:

— Gümbürrrr...

Üstad kafasını yukardaki rafa çarpmış, kitaplar devrilmişti. Ve Şangırrr. Çay dağıtmakta olan ve bir karış havaya sıçrayan çaycının elindeki tepsi yere düşmüş, kırılan bardaklar, dökülen çaylar etrafa saçılmıştı.

Artık Üstad:

"Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan
Dakika düşelim senelik paydan..." diyemeyecekti.

Çünkü çaycı artık kolay kolay bu kaçıklar koğuşuna çay getirmezdi. Zararı büyüktü. Benzi sapsarı, dilini yutmuş, gözleri yerinden uğramış, sudan çıkmış sıpa gibi titriyordu. Neden sonra kendine geldi. Tepsiyi kaptığı gibi canını dışarıya dar attı. Bir yandan da söyleniyordu:

Ne babalar çıkmış gibi bağırıyon be?.. Deli midir, akıllı mıdır, tövbe tövbe!...

Yukarda söylemiştim ya... Üstadın lügatında orta yol yoktu. Ya çok iyimser olurdu, ya da çok kötümser... İki günde bir Osman Ağabeye gelir.. "Bu benim vasiyetnamemdir..." diye kapalı bir zarf bırakırdı. Artık Osman Ağabeyin halini görmeliydiniz. Huzuru kaçar, üzülür, ağlar, sabahlara kadar uyuyamazdı. Bir kapı çıtırdasa "Eyvah bir kara haber mi geldi" diye yerinden fırlardı. Yemek içmek hak getire..."Ha öldü" ha ölecek korkusuyla sabahları ederdi. Sabahleyin üstad bir şövalye edasıyla çıkagelir:

Hayat doluyum Osman. derdi. Çok güçlüyüm.,. Hayata bir samson gibi dönüyorum. Ver o kâğıtları... Hafakanlarımın, hüsranlarımın, kriz entellektüelimin kanla yazılmış sayfalarını... Hakkımdaki o ölüm fermanını, bir ihtilâlci gibi kendi ellerimle yırtıp çiğneyeceğim.

Zarfı alır, zafer kazanmış komutan edasıyla yırtıp atardı.

Bir gün yine kim bilir kaçıncı defa böyle olmuştu. Osman Ağabey kızdı:


Bana bir daha zarf marf getirme... dedi. Günlerce koynumda bir akrep gibi saklıyorum. Her gelen bir kara haber verecek diye ödüm çıkıyor. Sabahlara kadar uyuyamıyorum; ağlıyorum; üzülüyorum; sonra sen gelip yırtıyorsun. Üstad:

Sevinmiyor musun Osman? Sevinmiyor musun? Her sabah bir Herkül gibi hayata yeniden dönüşüme?.. Bu gün her günkünden daha güçlüyüm. Sınadım kendimi... Revirde bir veremli var. Öksürdükçe, ciğerlerinden binlerce kazın kanat sesleri gibi ses gelir ve ağzından fışkıran kan pıhtıları karşı duvarda acayip şekiller çizer. İşte bu hasta, bu gece sabaha kadar öksürdü. Ve ben büyük muzdarip Necip Fazıl, İtalyan riviyerasındayım gibi dünyanın en rahat uykusunu uyudum.

Dayanamadım:

İyi halt etmişsin... dedim.

Yüzüme hışımla baktı. Yüzündeki tikler sanki suratıma hakaret kusuyordu.

Osman dedi, Osman... Bu mefîsto bizi devletin kanunlarıyla tevkif etti. Gık desek mahkûm da eder. Bundan nasıl kurtulacağız, nasıl?.. Bir yol bulalım.

Bir taraftan bağırıyor, bir taraftan da bizden uzaklaşıyordu.

Arkasından söylendim:

Evelallah sen her yerde yolunu bulursun...

Bu, günlük kavgalarımızdan birisiydi. Kimse ciddiye almazdı. Kızgınlıklarımız saman alevi gibiydi. Gelir geçerdi. Üstad hiç kin tutmaz, biraz sonra gelir.

Nasılım?... diye başlardı. İyiliğini onaylatmak onun için bir ihtiyaçtı. "Söz, fıkdanında mübrem bir ihtiyaç..." (Bu deyimler kendisine aittir. Söz, yokluğunda en zaruri bir ihtiyaçtır, demektir.)

Üstad, duruşmalar için hazırladığı ara savunmaları, daha önce hapishanede bize okurdu. Sebebini anlardım. Özellikle benim tepkimi ölçmek isterdi. Ben O'na göre hareketleri muayyen olmayan (kararlaştırılmamış) bir gençtim. "Şam'a kızar, Halep'de patlak verirdim. Hangi olaya ne zaman kızacağım belli olmazdı. Muayyen/belirli/kararlaştırılmış hâdiseler karşısında hangi kanadını açacağı önceden bilinmeyen acayip bir kartaldım." Gerçekten mahkemede çok taşkın hareketlerim olurdu. Kâh karşı tarafın avukatına saldırırdım; kâh savcının kafasına sandalye fırlatırdım. Tabiî bütün bunları bilerek yapardım. İsterdim ki mahkeme şöyle düşünsün:

— Canım bu çocuk asabi ve dengesiz... Kimsenin bunu tahrik ve teşvik etmesine gerek yoktur. Suçu bu kendiliğinden işlemiştir.

Maksadım da suçu tek başıma yüklenmek ve başta üstad olmak üzere diğer arkadaşları kurtarmaktı. Tabiî o bunu bilmezdi. Beni sahiden yarı deli biri sanırdı. Osman Ağabeye göre ben "Übermen" yani "Üstün insan"dım. Üstada göre de "Gebermen"... Osman Ağabeyin bütün teminatına rağmen bana güvenemezdi. Mahkemede ters bir hareketimden çekinirdi. Bunun için ara savunmalarını özellikle ve önceden bize okurdu ki bir skandala meydan kalmasın.

O gün en güzel savunmalarından birini yazmıştı. Bütün ihtimalleri tek tek inceliyor, bizim neden kendilerinden (Yani Büyük Doğuculardan) olamayacağımızı madde madde isbata çalışıyordu. Sıra benim en çok tepki göstereceğimi sandığı, en son ve en tehlikeli maddeye gelmişti. Gözlerimin içine bakarak cümleyi okudu:

— Farz edelim kiiii... Bu çocuklar bizdendir.

Ben hemen atıldım:

— O takdirde yine yapmamamız lâzım... Çünkü siz, böyle çocukca ve ahmakça birşeye taraftar olamazsınız... dedim.

Sevindi, heyecanlandı.

Bravo Hüseyinciğim... dedi. Sana müjdeler olsun. Sen dört yüz senenin yetiştiremediği büyük dahilerden birisin.

Gerçekten tahmin ettiğim gibi olayı "çocukca" ve "ahmakça" olarak vasıflandırmıştı. Savunmayı okudu; bitirdi ve bana döndü:

— Nasıl?...

— Saçma...

— Saçma mııı?..

— Tabiî saçma...

Yüzündeki mekikler, elektronik bir kerrat cetveli gibi harekete geçti.

— Nasıl saçma olur kardeşim nasıl?... Anlatsana...

— Anlatayım. Siz bu savunmaları duruşmalarda bizim yanımızda okuyor musunuz?

— Okuyorum...

— Bu konuşmalarda "Ahmakça" "Aptalca" "budalaca" gibi bizi aşağılayan sözler var mı? '

— Vaaaar...

— Eeee buna rağmen biz kalkıyoruz, "Evet Necip Fazıl doğru söylüyor. O bizi tahrik ve teşvik etmedi." diyoruz. Yani aşağılanmaya, küçülmeye râzı oluyoruz; bütün hakaretlerinizi sineye çekiyoruz; yine de sizi ele vermiyoruz. Bu size ne kadar bağlı olduğumuzu göstermez mi?

Aklına yatmıştı. Yüzündeki tikler şimşek gibi hızlandı. Yutkunmaya ve etrafına boncuk boncuk tükürmeye başladı. Bir defa yazmıştı. Gerçekten savunma edebiyatın bir şahaseriydi. Şimdi ne yapacaktı? Ne de olsa şairdi. "Geldi kâfiye, gitti Sâfıye..." havası O'nda da vardı. Büyük bir hışımla bana döndü:

Kardeşim dedi, ben hayatımda senin kadar sakat mantıklı bir insana raslamadım.

Halbuki "Büyük bir dâhisin" demesinin üzerinden daha yarım dakika bile geçmemişti.


(Hüseyin Üzmez, Şu Bizimkiler, Timaş)

Necip Fazıl'ın CİNNETLERİ. Bitmek bilmeyen ruhi krizleri... Gerçek ruh dünyası...

büyük doğu, cinnet, çakma üstadlar, gerçek yüzü, hüseyin üzmez, kumar, Necip Fazıl Kısakürek, osman yüksel serdengeçti, rüya, şu bizimkiler, timur han, tolstoy, Yakın Tarih


(Ceza evinde) Yedinci koğuşun bahçesinde acayip bir kaynaşma vardı. Herkes birbirine soruyordu.


N'oldu?.. Ne var?.. Bu kaynaşma ne?.. Bilen biri açıkladı.


Necip Fazıl dünyadan düşüyormuş...


Dünyadan mı düşüyormuş?... O ne demek?..


Mahkûmlar halka şeklinde toplanmış, acayip bir şeye bakıyorlardı. Bakmakla da kalmıyorlar, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorlardı.


Ve Necip Fazıl'ın sesi bir çığlık halindeydi;


Tut beni Osman düşüyorum!


Kalabalığı yardım. Bir de ne göreyim Üstad, Osman (Yüksel Serdengeçti) Ağabeye sarılmış, avazı çıktığı kadar bağırıyor:


Tut beni Osmannn! Dünya küçüldü!... Nohut tanesi kadar kaldı! Duramıyorum üzerinde!... Boşluğa yuvarlanıyorum!... Tut beni Osman düşüyorum!...

Osman ağabeyin gözleri yerinden uğramış... Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da üstadı tutmaya çalışıyordu. Bir uçurumun başındalarmış da düşeceklermiş gibi bir o yana bir bu yana sallanıyorlar, onlar sallandıkça öbürleri de, onlara uyarak dalgalanıyordu.



Canım sıkıldı, gülünç oluyorduk.


Bırak... dedim. Osman Ağabeye. Bırak düşsün!.. Kollarından tuttum, ayırmaya çalıştım.

Üstad bu kez de şöyle bağırıyordu:


Osman uyma O'na! Bırakma beni!


Kafasıyla kafayı bozmuştu. Hep "cins kafa"dan söz ederdi, biz buzağı gibi saf ve bön Anadolu çocukları "cins keçi", "cins inek" bilirdik de "cins kafa" nedir bilmezdik. Söylediklerini bir türlü anlayamazdık.


Kriz entellektüel ancak cins kafaların işi... derdi.


Kriz entellektüel çekiyorum Osman!...


Mahkûmlar bana sorarlardı.


Üstadınız ne çekiyormuş?...


Kriz entellektüel...

Bu da esrar gibi bir şey mi?..


Hayır daha kötüsü... Enfiye gibi bir şey...


Kafayı bulur muş yani...


Yok canım... Aksine, kafayı yermiş, sonra da kusarmış...


O nasıl şey?...


Bilmem üstad söylüyor. "Öz ağzımdan kustum kafatasımı" diyor bir şiirinde...


Anlaşıldı.. Bunun dalgası esrardan betermiş... Bu bize gelmez.


Bir sabah Necip Fazıl eline bir mezura almış önüne gelenin kafasını ölçüyordu. Güya kafanın çapı ne kadar büyük olursa insan o kadar zeki olurmuş.


Benim kafamın çapı tam altmış bir santim... diyordu.


Bizlerinki o kadar yoktu. Ama ölçümde de bir hile yapıyordu. Herkesin kafasını ortalardan ölçüyor, kendi kafasının ölçüsünü en kalın yerden alıyordu. Ben itiraz ettim:


Sen kafanı en kalın yerden ölçüyorsun...


Öteden bizim İbrahim koştu:


Bir de şunun kafasını ölçelim.. dedi.


Hapishanenin "kış vardiyacısı" Deli Mevlût'ü kolundan tutmuş getiriyordu.


"Bu kış vardiyacısı ne?" diyeceksiniz"... Kışın üç dört ayını hapishanede geçirebilmek için bilerek suç işleyip içeri girenler vardı. Onlara bu ad verilirdi... Bedava karavana, ot yatak... Garibanların arayıp da bulamadıkları... Deli Mevlût onlardandı.


Uzat kafanı... dedik.


Hiç sormadan uzattı.


İbrahim takıldı:


Ulan inek, dedi. İnsan ne olacağını sormadan, böyle davar ; gibi boynunu uzatır mı?..


Kafasını ölçtük (63) santim geldi.


Necip Fazıl;


Olamaaaz!.. diye bağırdı.


Gel bir de sen ölç., dedik.


Ölçtü, milimi milimine tam altmış üç santim. İbo kılçık attı:


Demek ki Deli Mevlut'ün zekâsı sizinkinden iki dikiş fazlaymış.


Üstadın yüzü elektronik bir kerrat cetveli gibi harekete geçti. Bir buluş yapacağı zaman hep böyle olurdu. Ve cevabı yapıştırdı:


Ben kafamı insan kafasıyla kıyaslıyorum, eşek kafasıyla değil...


Bu sözüne Osman Ağabey bir yorum getirdi:


Eh, nihayet... Üstad dünyada kendi dışında da insanlar olabileceğini kabul etti. Büyük gelişme...


Tolstoy, Stilo ve Timurlenk'ı çok severdi... Tolstoy'un eserlerini üslubunu, felsefesini, kalemini değil, ölüm korkusunu...


Diyeceksiniz ki "Ölüm korkusu sevilir mi?" Yaşama sevinci değil de ölüm korkusu...


Üstad bu... Onun için geçen geçmişti, hal geçecekti, illede gelecek zaman... 


Osman... derdi. Osman... Büyük Tolstoy öleceğinden birkaç saniye önce, alev alev ateşler içerisinde, beyaz bir ata atlıyor ve meçhullere doğru çılgınca sürüyor.


Nereye gidiyorsun Tolstoy?... diyorlar. Cevap müthiş.


"Ölümden kaçıyorum ölümden!..." diyor.


Bunu belki bin defa anlatmıştı. Dinleye dinleye artık usanmıştık. Bir gün yine anlatacak oldu. Ben gülmeye başladım; kızdı; köpürdü.


Yine ne şeytanlık geldi aklına?... dedi.


Üstadım... Dedim, Sizin feci sonunuzu düşünüyorum. Allah geçinden versin, şu günlerde bir emri hak vaki olsa, siz ölümden kaçmak için bir kel eşek bile bulamayacaksınız. Onun İçin gülüyorum.


Kapıyı açtı ve koşarcasına uzaklaştı. Bir taraftan da bağırıyordu:


Korkunç!... Müthiş!.. İnanılmaz!... Uzaklaş O'ndan Osman!... Ölümü bile alaya alan O Mefisto'dan uzaklaş!..


Bizim doğulu arkadaşlar "Mefisto" yu Mısto gibi anlarlardı. Bir gün biri bana sordu:


Yahu senin adın Mustafa değil ki bu hep sana "Mısto.. Mısto.." diyor. Bizde "Hüseyin"e Hüsso derler.


- Mısto değil, Mefisto Mefisto...


- Mefisto neymiş?..


- Bir çeşit şeytan...



- Tövbe estağfîrullah, tövbe neizubullah.. Bu bizim üstad da yavaş yavaş sapıtıyor galiba...


Bir gün dolma kalemini kaybetmişti. Ortaya düşmüş, önüne gelene soruyordu:


- Stilomu kaybettim gören var mı?...


Çocuklar da birbirlerine soruyorlardı:


- Yahu bunun sitili neredeydi ki kaybetsin?...


Çocuklar "Stilo"nun dolma-kalemin Fransızcası olduğunu nereden bileceklerdi. O "stilo" deyince onlar "kova" anlıyordu. Çünkü doğuda kovaya "sitil" derlerdi.


Ölümden atla kaçan Tolstoy'u sevdiği kadar, O'nu dört nala ölümden kaçıran atları da severdi.


Büyük Doğu'lardan birinin kapağında çok güzel bir resim vardı. Çılgınca koşan bir sürü at ve altında bir yazı:


"Dört nala üzerimize gelen felaket: Kumar..."


At yarışı üzerine oynanan kumarı kötülüyor, ama "Ata Senfoni"ler yazıyordu. Sanıyorum Jokey Klübü bu şiirine ödül de vermişti.


Bir gün çok önemli bir şey keşfetmiş gibi heyecanla Osman Ağabeye koştu.


- Biliyor musun Sevgilim... dedi. Atlar rüya görüyorlar.


Arkadaşlar karşı çıktılar, birden parladı:


Dıştan benzerliğine rağmen maymunlardan daha yakın... İnsana verilen serum at kanından yapılır. Onlarla aramızda kan benzerliği var... Bunları biliyor muydunuz?


Bu sözler Osman Ağabeyin Bozkurt'çu damarına dokunmuştu.


- Hoppalaaa... dedi. Amma yaptın be üstad?.. Neredeyse bizi at'la, eşekle akraba çıkaracaksın.


Osmancığım... Sevgilim... Biliyor musun ki Resulullah Mirac'a Burak adında bir at sırtında çıktı...


Eh... Şamanlar da beyaz atlara binerek tanrılarla söyleşmeye giderlerdi. Bu efsaneler atların rüya gördüğünü isbatlamaz ki...

At mübarektir diyorum, mübarek... Var mı bir itirazınız?..


Olabilir ama bu yine de atın rüya gördüğüne inanmamızı gerektirmez.


Üstad bir santim gerilemezdi. Her zayıf düştüğü zaman yaptığı gibi yine yaygara metoduna baş vuracak ve bizi mutlaka susturacaktı. Susmak bir şey değildi de ondan sonra artık insanların gördükleri rüyaların yanında bir de atların rüyasına tabir arayacaktık. Durum epeyce ciddiydi. Ben lâfa karıştım:

Ben Necip Fazıl, senin yaşın kadar eseri olan insan... (İşte yaygara başlamıştı)


Bırakın şimdi bu lâfları... Rüya gördüklerini size atlar mı söyledi? Atların dili var mı? Siz atça bilir misiniz?


Yüzündeki tikler, mekik gibi harekete geçti. Arkadaşlar gülmeye başladılar. Üstad sıkışmıştı. Birden makinalı tüfek gibi patladı:


Kuru mantıklı adammmm!... Bıktım senin şu muz'iç mantığından. Elbette ki atça biliyorum. Eğer eşekçe bilseydim, bu cemiyet beni hapishanelere atacak yerde, fildişi saraylarda yaşatırdı; altından heykellerimi dikerdi. Benim en büyük saadetim, sizler adına da inanmam, en büyük felâketim ise sizlerle bir arada olmamdır.


Osman Ağabey cevap verdi:


Bizim adımıza da inan diye sana vekâlet mi verdik üstad? Bir arada olmamıza gelince... Bu ezeli kaderimiz... Bizim müslümanlar, ya hapishanede bir araya gelirler, ya da mezarlıkta...


Üstadın cevabı yine "suijeneris"ti... Kendine mahsus bir biçimde yani.


İşporta mizahçısıı! Diye bağırıyordu. Espri budalası herif!...


Osman ağabey kendi kendine homurdanıyordu.


- Ha herif, ha herifi naşerif... Üstad bu işte. Başa gelen çekilir

At rüyası, adam rüyası derken aklıma geldi.


Hapishanede rüyalar gerçekten başımıza belâ olmuştu. Herkes kendi rüyasını tabirden âcizken bir de üstadı rüyada görecektin. Görmek de yetmiyordu, bir de gördüğün (ya da uydurduğun) rüyayı O'nun gönlüne göre anlatacaktın, denilecek ki rüya uydurulur mu?.. Uy durulur valla... İnsan sıkıştı mı öyle uydurur ki...


Necip Fazıl her önüne gelene sorardı:


- Beni rüyada gördün mü?..


Bir değil, beş değil, her sabah... Bıkmadan, usanmadan, ısrarla.. Bazen aynı kişiye günde bir kaç defa sorduğu da olurdu:


- Beni rüyada gördün mü?..


Eğer halâ görmemişsen, sesinin tonunu yumuşatır, bakışlarını, mimiklerini değiştirir, sana âdeta yalvarırdı:


- Canım, sevgilim, kardeşim söyle, beni rüyada gördün mü?..


Sıkışırdın; utanırdın; gönlü hoş olsun diye:


- Gördüm... derdin,


Üstad bir anda kendinden geçer, ters bir şeyler söylersin korkusuyla sana iltifatlar yağdırırdı:


- Söyle, canım, sevgilim, kardeşim bir tanem, çabuk söyle, bu çileli ağabeyini, bu büyük mustaribi nasıl gördün?..


Her gördüm diyene inanırdı. Hep de hayra yorardı. Ustaca uydurulmuş bir rüya oldu mu onu da "mukaddes bir sır" gibi saklardı.


"Mukaddes bir sır gibi saklardı" dedim ama ben üstadın sır sakladığını da hiç görmedim. Aksine hiç bir sırrı içinde tutamazdı.


Bir gün koluma girdi.


Hüseyinciğim dedi. Sana bir sır vereceğim ama Allah ve Resulullah aşkına kimseye söylemeyeceksin.


Söylemem.... Söyle.


- Ben yarın çıkıyorum...


- Nereden biliyorsun?.. Bir rüya filan mı gördün?..


Hayır avukatım söyledi.


- Eeee... Bunun sır olan tarafı ne?..


Avukat bir devlet büyüğünden duymuş. Devlet büyüğünün söylemesi demek af demektir. Bunu anlamıyor musun? İlk etapta basın affı, arkasından umumî af... Hepiniz çıkacaksınız... Ama dediğim gibi... Sakın kimseye söyleme. Bu bir sırdır.



Bu kadarcık bir haber yalan da olsa hapishaneleri yerinden oynatmaya yeterdi. Çıkıp herkese haykırmak istiyordum:


Af var af!... Yakında hepimiz çıkıyoruz!...


Ama sırdı. Ağzıma kilit vuruyor, yüreğime taş basıyordum. Hiç olmazsa yarına kadar beklemeliydim. Hele üstad bir çıksındı.


On yıllık mahpusluk hayatımda ilk defa o gün, hapishanede af konusu konuşulmadı. Herkeste acayip bir hal vardı. Mahkûmlar birbirlerinden kaçıyor, sanki her biri bir define bulmuş da diğerlerinden saklıyordu. Hava daha bir ağırlaşmıştı. Kimse kimseyle konuşmuyordu.


Toplanıp konuşmak şöyle dursun, iki kişi bir arada volta bile vurmuyordu. Böyle gün mü geçerdi?..


Bu dağınıklık ikindiye kadar sürdü. Benim yapamadığımı bir arkadaş yaptı.


Eyyy kader kurbanları!... Dedi. Af var, af! Yarın hepimiz çıkıyoruz!


Of be... Rahatladım...


Kim söyledi?..


Necip Fazıl...


Bana da söyledi...


Bana da...

- Bana da...


Meğer üstad sır diye herkese söylemiş. Tek tek konuşmuş, ağır da yeminler vermiş. O herkesin bildiğini biliyormuş da bizim birbirimizden haberimiz yokmuş.


Mesele ortaya çıkınca doğru kendisini buldum.


Madem herkese söyleyecektin, niye sır diye bizi saatlerca kıvrandırdın? Bu nasıl sır?..


- Bir haberin çabuk yayılmasını istiyorsan "sır" diyeceksin. Aksi halde Galata Kulesi'nin tepesinde bağırsan kimse dinlemez.


Bu da bir görüştü.


Üstad rüyaya doymuyordu. O soruyor mahkûmlar uyduruyordu.


(Şu Bizimkiler, Hüseyin Üzmez, Timaş, s 321 ve devamı)